-- GÜNCEL PROJELER:
-- GEÇMİŞ PROJELER:


Victor Ananias
101 Soruda Organik Ürün Rehberi




Buğday ve TaTuTa New York Times gazetesinde...
Kategoriler: Ekolojik Turizm, Ekolojik Tarım Turizmi, TaTuTa
Tarih: 21-Temmuz-2006
Yazdır | Arkadaşına Gönder | Yorum Ekle


New York Times gazetesinin 12 Haziran 2006 tarihli nüshasında Buğday derneğinin projelerinden TaTuTa’ya yer verildi.

 

New York Times gazetesinin 12 Haziran 2006 tarihli nüshasında Buğday derneğinin projelerinden TaTuTa’ya yer verildi. Matt Gross imzasıyla yayımlanan ve Çanakkale’deki Görgün Çiftliği’ndeki izlenimleri aktaran haberin çevirisini aşağıda bulabilirsiniz:

 

 

 

Türkiye’deki bir Meyva Bahçesinde Elma Ağaçlarının Altında

 

Yazan: Matt Gross

Yayım tarihi: 12.06.2006

 

Kemal Görgün bir elma ağacının genç bir dalını o kalın eliyle alıp, bununla ne yapacağımı bana göstermeye çalıştı. Dalı büktü, sonra da bıraktı; bu sırada da filizi yukarı doğru büyüyecek şekilde mi yönlendireceğime, yoksa bunu yemyeşil meyva bahçesi boyunca uzanan metal tellerden birine yatay olarak mı bağlayacağıma nasıl karar vereceğimi anlatıyordu. Açıklamaları son derece açıktı; tek sorun Türkçe konuşmasıydı, söylediklerinin tek bir kelimesini bile anlamıyordum.

            Ama ne gam. 55 yaşındaki evsahibim o yumuşak kahverengi gözlerini gözlerime dikti, gülümsedi ve bildiği nadir İngilizce kelimelerden birini söyledi: “Wow!”

            Sonraki dört gün boyunca, Kemal’in Çanakkale’ye yaklaşık 80 km. uzaklıktaki Beypınar köyünün dışında bulunan organik elma çiftliğinde, “wow”, “yes” ve “ok” ortak dilimizi oluşturacaktı. Dil engeli umurumda değildi, oraya çalışmak için gelmiştim, konuşmaya değil.

            Frugal Seyahat ile iki ay kesintisiz gezdikten, antik harabeleri ve iç bayıcı gece klüplerini bol bol ziyaret ettikten sonra, turizmden gına getirmiştim. Her ne kadar Türkiye ile ilgili yazılanlar -Kapadokya’nın dünyadışı doğası ya da İstanbul’un meyhaneleri gibi- ilgimi bir hayli cezbetmişse de, tek bir yer daha gezmek istemiyordum. Birşey yapmalıydım, ne olursa. Bir işe yaramalıydım.

            TaTuTa bana bu fırsatı verdi. Merkezi İstanbul’da olan örgüt  (www.bugday.org/tatuta) Türkiye çapındaki 70 organik çiftliğe gönüllü kişileri yerleştiriyor, ayrıca Organik Çiftlikler üzerine benzer grupların oluşturduğu uluslararası birlik World-Wide Opportunities (www.wwoof.org) ile yakın ilişki içerisindeler. 30 euro’luk kayıt ücreti ve önerilen 15 euro’luk gündelik katkı payı ile, Anadolu’nun en batısından en doğusuna Türkiye’nin her yerinde kalacak yer bulup karın doyurmak mümkün. Yapacağınız tek şey ter dökmek. Ya da, benim gibi bir gönüllü olarak değil de bir turist olarak geldiyseniz, çalışmanıza bile gerek yok.

            Ama ben çamura batmış eller, çizik içinde bacaklar ve çalışkan bir çiftçinin bronzlaşmış ten rengini, yani basit bir hayatın getirilerini arzuluyordum. Olympic Airways’in bana Atina’da 10 saatlik bir beklemeye ve akıl almaz bir 304 euro’ya mal olan bir son dakika uçuşunun ve de İstanbul’dan başlayan çeşitli uzun ama ucuz otobüs yolculuklarının ardından Kemal’in çiftliğine vardığımda, tüm aradıklarımı fazlasıyla buldum.

            Her sabah Kemal’le onun tek yardımcısı olan ben, onun kedisi Simi ile tek başına yaşadığı tertemiz taş evinden yola çıkıp, onun yedi farklı elma çeşidi yetiştirdiği yirmi dönümlük bahçesine gidiyorduk. Onun bahçesi, benim Batı Massachusetts’te geçen çocukluğum sırasında gezdiğim, her sonbahar o kocaman, budaklı ağaçlarına tırmanarak kucak dolusu meyva topladığım Atkins Çiftlikleri’ne pek benzemiyordu. Kemal’in ağaçları iki metre kadardı, ince dalları Topaz ya da Altın Yıldız elmalarının ağırlığıyla eğilmekteydi. Bunlara çıkmaya gerek yoktu, toplamaya da gerek yoktu; dört tonluk hasat ancak Eylül’de başlayacaktı.

            Bunun yerine, tam olarak asla kavrayamadığım bir mantıkla dalları bağlamamız gerekiyordu. Genellikle Kemal’in rehberliğine uyuyordum, bir dal seçiyor ve o beceriksiz hareketlerimle yeni bir ilmeğe başlamak için onun sessiz onayını bekliyordum. Temiz havayı ciğerlerimize çekmek, yeşil tepeleri seyre dalmak ya da hemen aşağıdaki tepede bulunan Beypınar camisi müezzininin Pavarottivari ezanıyla kıkırdamak üzere arada bir mola vererek, yaz sıcağında bu şekilde hiç konuşmaksızın saatlerce çalıştık.

            Öğle vakti, genellikle bol kepçe sebze güveci, ekmek ve bir tas dolusu ağır bir yoğurttan oluşan öğle yemeği için ara veriyorduk. Sonrası siesta vaktiydi, kestiriyor, okuyor (dört günde üç kitap bitirdim) ya da kırlarda gezintiye çıkıyor, Marmara Denizi’nde yüzüyor, Kemal’in arkadaşlarıyla sohbet etmek üzere kahvelerde duruyorduk.

            Öğledensonra yeniden tarlaya dönüyorduk, akşam yeni bir vejeteryan sofrası hazırlıyor, satranç oynuyor, onun cd çalarında Keith Jarrett veya Maria Callas dinliyorduk. Güneş batmadan önce Kemal sıcak suyla banyo yapabilmemiz için odun kesiyordu. Kolay yaşam mı? Daha ziyade iyi bir yaşam.

            Ama kafamı birşey kurcalamaktaydı. Bir taraftan, bu basit rutini sevmiştim. Bulaşık makinasını boşaltmak gibi eskiden küçük gördüğüm sıkıcı ev işlerini bile yapmaktan mutluydum. Diğer taraftansa, sabrı ve cömertliği ancak elmalara duyduğu çocuksu çoşkuyla karşılaştırılabilecek evsahibim hakkında daha çok şey öğrenmek için yanıp tutuşmaktaydım.

            Çünkü Kemal belli ki tipik bir Türk elma yetiştiricisi değildi. Asırlarca yaşlı bir evde değil, yüksek tavanlı, zevkli döşenmiş yatak odaları olan çağdaş bir evde yaşamaktaydı. Çiftçi arkadaşlarına göre daha hoş elbiseler giyiyordu, dişleri de onlardan çok daha iyi durumdaydı. Deepak Chopra okuyor, kahvaltıdan önce yoga yapıyordu ve Nöro-Dilbilimsel Programlama konusunda bir uzmandı.

            Üçüncü gece merakım suskunluğumu yendi. Defterimi ve Lonely Planet hazır cümle kitabımı kaptım ve hikayesini dinlemek üzere Kemal’i karşıma oturttum.

            En temel kelimeler, el hareketleri, abartılı yüz ifadeleri, çizilen akla zarar şekiller ve karalamalar yoluyla, Kemal bana hayatını anlattı. Şair ve Sufizmin kurucusu Mevlana’nın yaşadığı Konya’nın yakınlarında büyümüş, yıllarca İstanbul’daki çeşitli şirketlerde mühendis olarak çalışmıştı. Nihayetinde de, bitmek bilmeyen çalışma dünyasından bunalarak, yeni ve daha tatminkar birşeyi kafasında tasarlamaya çalışırken, kendi Isaac Newton deneyimini yaşamıştı: elmalar!

2002’de Beypınar’daki araziyi almış, evini inşa etmiş ve 2,500 elma ağacı dikmiş. Planı, bahçesi için hem Türk hem de Avrupa standartlarına göre organik sertifika almak; nihai hedefi de mahsülünü büyük bebek gıdası şirketi Milupa’ya satmakmış. Şimdiye dek ilkini başarmışsa da, ikinci hedefine ulaşabilmiş değil.

            Zamanla o da olur, diye düşünüyorum; sonuç itibariyle bahçe daha beş yaşında bile değil. Esas Kemal’den endişeliyim. Bir önceki gece, satranç oynarken gözü karardı, uzanıp tansiyonunu ölçmesi gerekti; kırın ortasında yapayalnız, iki yetişkin kızının onun rüyasının peşinden gitmeye gönülleri yok. Anneleriyse ... onu nasıl sormam gerektiğine bir türlü karar veremedim.

            “İyi olduğuna emin misin, burada tek başına?” İlkel, bozuk bir Türkçeyle soruyorum.

            “Sen yalnız kalmaz mısın?”

            Kemal kalbine pat pat vuruyor, gülümseyip, “Elmalar,” diyor. Manası şu: Endişelenme, nihayetinde beni mutlu eden şeyi yapıyorum.

            Ertesi gün Pazar, aylaklık günü çünkü bir işe başlayamayacak kadar geç kalktık; bir gece önceki hararetli tartışmamız bizi epey yormuş olmalı. Çalışmak yerine, uzun bir yarımadanın en ucunda bulunan birkaç sütundan ibaret Priapos Yunan-Latin harabelerine gidiyoruz arabayla; ardından, meze ile ülkenin en gözde içkisi olan rakı eşliğinde bir Karagöz balığı ziyafeti çekmek üzere Başak lokantasına gidiyoruz.

            Aslına bakılırsa, o son akşamla ilgili anılarımın bulanıklığından rakıyı sorumlu tutmalı. Neler konuşmuştuk? Tam olarak neler söylendiği önemli değil. Tek hatırladığım birbiri peşisıra esprileri patlattığım ve, aynı köyde ya da şehirde aynı mahallede birlikte büyümüş iki eski dost gibi özgürce ve dobra dobra konuştuğumuz. Karanlık çökmeye başladığında Kemal’in Opel’ine binip yavaş, dikkatli ve sessizce Beypınar’a dönüyoruz. Bahçeye yaklaştığımızda, güneş ayçiçeği ve buğday tarlalarının üstünden batarken, Kemal bana Türkçe iki kelime söylüyor, hemen çevirmek için kitapçığıma atlıyorum.

            “Kemal Görgün, Matt Gross,” diyor. “Dost ve kardeşler.” Sadece şunu geçirebildim içimden: Wow. 

 

Haberin yayımlanmasına katkılarından ötürü Hira Doğrul ve Evin Doğu’ya teşekkür ediyoruz.

 

 

       

Haber No: 1489