-- GÜNCEL PROJELER:
-- GEÇMİŞ PROJELER:


Victor Ananias
101 Soruda Organik Ürün Rehberi




Salim Kadıbeşegil'in Son Kitabı "Oyun Bitti" Raflarda!"
Kategoriler: Victor Ananias
Tarih: 07-Şubat-2012
Yazdır | Arkadaşına Gönder | Yorum Ekle


İletişim camiasının önde gelen isimlerinden; Buğday Derneği'nin bir dönem YK üyesi ve destekçisi Salim Kadıbeşegil'in Victor Ananias'a adadığı son kitabı "Oyun Bitti" okurlarla buluştu. Kadıbeşegil insan hayatındaki anlamı sorguladığı kitabında "Bu kitabı anısına ithaf ettiğim Victor Ananias gibilerin dünya vatandaşlığı yolculuğunun ilk durağı olan “erdemli yaşam” barış, huzur, mutluluk için ön şart" diyor... Salim Kadıbeşegil, "Oyun Bitti"nin telif gelirlerini de Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği'ne bağışladı. Buğday, Salim Kadıbeşegil'e çok teşekkür ediyor...

Kitabın önsöz ve girişleri şöyle:

ÖNSÖZ

BİR ŞİRKETİN GENEL MÜDÜRÜ ya da üst düzey yöneticilerinden biri olabilirsiniz. Ya da bir reklamcı, halkla ilişkilerci ya da pazarlama yöneticisi… Fabrikalar, tesisler, baraj hesaplamaları yapan bir mühendis veya konut tasarımı yapan bir mimar… Tesisatçı, tornacı, marangoz, hatta “son ütücü”! Finans uzmanı, kimyager, doktor, laborant, kurumsal iletişim ya da insan kaynakları uzmanı veya henüz daha adını bile duymadığımız binlerce meslekten biri içinde kariyerinize “anlam” katacak bir yolculuk yapıyor olabilirsiniz.
Yolculuğunuz gerçekten “anlamlı” mı? Bir yandan yaptığınız kariyer, diğer yandan yaşamın içinde durduğunuz yer “anlamlı” mı?

Özellikle son 20 yıl içinde tüm dünyada olan bitenler, günlük yaşamımız içindeki değişiklikler, gelecekle ilgili öngörüler, en değerli varlığımız olan ailelerimizle olan ilişkilerimizdeki değişimler “anlamlı” geliyor mu hepimize?

“Biz yüzde 99’uz” diyenler neyi kastediyor? Bu simgesel çıkış ile Wall Street’i işgal eden on binlerin istekleri ve beklentileri arasında bizimkiler var mı? Neden bir anda Wall Street duvarlarına yansıyan sesler tüm dünyada yankılandı, kabul gördü, on binler sokaklara indi?

Sabah kalkmak, ailemizle kahvaltı yapmak, otomobilimiz ya da toplu ulaşım araçlarından biriyle yollara düşmek, soğukta, karda, kışta, yağmurda ya da yaz sıcaklarının 40 derecelere vurduğu havalarda “işimize” gitmek, çalışmak; aybaşında maaşımızı almak, kredi taksitlerimizi ödemek; hafta sonu veya yıllık izin tatili planları yapmak; çocukların dersleri, sınavları, onlara iyi bir gelecek hazırlamak için kılı kırk yaran planlar yapmak… Yarınların, bugünlerden daha iyi olacağı inancıyla her günü bir “şablonla” yaşamak!

Yani yüzde 99 olmak…

1984’te Apple Macintosh’un lansmanıyla bilgi çağına girdi insanoğlu. Günün birinde herkesin masasında bir bilgisayar olacak ve herkes bu bilgisayardan dünyanın herhangi bir yerindeki her türlü bilgiye ulaşacaktı. Bu vizyon daha 30 yılını doldurmadan gerçek oldu. Sonuçta yüzde 99 kim olduğunu, yüzde 1’in ne olduğunu anladı, öğrendi, gördü.

Yeni bir dönem mi başlıyor bu yüzyıla şekil verecek? Simgesi yüzde 99 mu olacak?

Bu kitap “ortaya karışık” bir içerik sunuyor. Yakın geçmişin “yanlışları” üzerine kurulu bir dünyada artık yaşamın sürdürülemeyeceği gerçeğinden hareketle, iş hayatının her yerindeki herkese:
•Bireylerin nasıl küreselleştiğini,
•Küresel bireylerin sivil toplumun dinamiklerini nasıl değiştirdiğini, bunun iş yaşamına, kariyerlerimize etkilerinin neler olabileceğini,
•Sosyal sorumluluk yalanlarından yaşanılabilir yeni bir dünya kurulamayacağını,
•Yaşamla kendimiz arasındaki “etik” kurguyu keşfetmemizi
•Ve bu kitabı anısına ithaf ettiğim Victor Ananias gibilerin dünya vatandaşlığı yolculuğunun ilk durağı olan “erdemli yaşamın” barış, huzur, mutluluk için ön şart olduğunu söylüyor.

Geçen yılın başlarında henüz 39 yaşındayken yitirdiğimiz Victor Ananias yüksek sesle ve yıllardır yaşamın farklı yerlerine işaret ediyordu. Başında bulunduğu Buğday Derneği Türkiye’yi “ekolojik dönüşümle” tanıştırdı. Ekolojik pazarlar, ekolojik çiftlikler, çiftçi eğitimleri, ilgili yayınlar hep bu yeni yaklaşımın çıktısıydı. Ama söylediği en önemli şey “erdemli olmak ve erdemli yaşamak” idi. Bu topraklarda tüm dünyaya yetecek kadar “erdemli yaşamak” tohumunun var olduğunu söylüyordu. Bu tohumları serpiştirmenin peşindeydi. İşin içinde “erdem” olmayınca söylenecek yeni bir şey olmuyordu!

İşte bu kitap, yaşamın içinde kaybettiğimiz değerleri nerede ve nasıl bulacağımızı anlatıyor. Bu değerlerle buluşmamızın karşısındaki engelleri tanımlıyor. İnsanın insan gibi yaşayabileceği bir toplum yapısına giden yolda iş hayatının ve buna yön verenlerin kendilerine nasıl “çeki düzen” verebileceğinin bazı ipuçlarını ortaya koyuyor.

GİRİŞ

İki grafik, iki fotoğraf ve bir resimleme

KARİYERİMDE GAZETECİLİKTEN HALKLA İLİŞKİLERE, stratejik iletişimden itibar yönetimine kadar iletişimin her alanında yolculuk yaptım. Bugüne kadar bilgi ve birikim paylaşımı adına yazdığım kitaplar hep bu yolculuğun ara istasyonlarında “ne var ne yok” arayışıydı! “Halkla ilişkiler öyle olmaz, böyle olur”, “Kriz iletişimi öyle yönetilmez, böyle yönetilir”, “Aslında kurumsal iletişim şudur”, “İtibarı yönetmekten daha önemli bir işimiz yoktur” gibi beylik laflar, bu kitapların okurla buluştuğu temel içerikler oldu.

Ancak bugünlerde geriye dönüp baktığımda, aslında etrafında dolaşıp, ağzımda geveleyip bir türlü söyleyemediğim şeyleri veya başka bir deyişle “büyük resmi” ıskaladığımı görüyorum!

Bu bir itiraf değil. Belki birikimim o günlerde burada yazılanları cesaretle söyleyebilecek düzeyde değildi. Belki içinde yaşadığımız siyasal, ekonomik ve sosyal koşullar bu tahlili yapmama olanak vermiyordu. Belki, bu ufku açacak tartışmaların odağında değildim. Ama şurası bir gerçek ki, aslında bugün yazdıklarım, o zamanlarda da geçerliydi. Peki, ne değişti? Kafamın içindeki bilgiler ile deneyimlerimin çatışması mı bugün, “Tamam işte budur!” diyerek bu satırların arasında dolaşmama sebep oldu? Şöyle diyebilirim: “İtibar” dediğimiz ucu bucağı olmayan ama sonuçta “saygınlıkla” ilişkilendirdiğimiz kavramın günlük yaşamımızın içinde karşı karşıya kaldığı “çatışma ortamları” birçok şeyi yeniden değerlendirmeme neden oldu. Sonuçta saygınlık “değerler manzumesiydi”. Ve değerler, toplumsal yaşamın içinde değişime uğruyordu. Örneğin, 70-80 yıl önce çok parası olan, çok zengin olan, şatafat içinde yaşamı olanlar belki de çok itibarlıydı. Oysa şimdi itibarın parayla ilişkili bir şey olmadığı gerçeğiyle yüzleştik. Bu yüzleşme, “saygınlık” adına yaşamın başka alanlarına bakmamızı ve belki de bir özeleştiri yapmamızı sağladı.

Son yıllarda itibar yönetimi, sürdürülebilirlik, kurumsal sorumluluk, toplumsal yatırım, çalışan markası başlıkları altında şirket yöneticilerine yaptığım sunumlarda “ısrarla” kullandığım “iki grafik ve iki fotoğraf ve bir resimleme” kafamın netleşmesine neden oldu. İnternet ortamında tesadüfen bulduğum bu görseller bu kitabın “ana fikrini” oluşturdu. Arka arkaya bir araya geldiklerinde içinde bulunduğumuz dünyanın ve dolayısıyla da “bizim durumumuzu” çok net bir şekilde gözler önüne seriyor.

Bu kitap işte bu beş görsel malzemenin arka planını anlatıyor. Arka planda pek de keyifli şeyler yok. Bugüne kadar “İşte doğrusu budur” şeklinde dayatılan hiçbir şeyin doğru olmadığına tanık oluyoruz; aslında bu “sözde” doğrularla hep birlikte yaşamı içinden çıkılmaz bir hale getiriyoruz.

Birinci grafikte 1800’lerden bu yana dünyadaki nüfus artışı görülüyor. Gezegenin yedi milyara dayanmış olan nüfusunun dağılımındaki temel sorun bu dramatik artışın “tarım toplumu” koşullarını geride bırakamamış, yeterli teknik ve altyapıya sahip olmayan az gelişmiş ülkelerde—sağlık ve eğitim altyapısı gelişmemiş, bilgi ve bilinç düzeyi sınırlı, tarım, hayvancılık ve beslenme konusunda geri kalmış ülkelerde—yoğunlaşmış olmasıdır.

Hani kartondan, tenekeden, plastik malzemelerden yapılma, sözde eve benzeyen yerlerde bir ailenin 10-15 ferdinin yaşamını idame ettirdiği coğrafyalar… Aynı gezegen, aynı kaynaklar, ancak sadece on kişiden biri bu kaynakları insanoğlunun layık olduğu şekilde kullanabiliyor! Kalan dokuz kişi “tesadüfen” yaşamını idame ettirebiliyor.

İkinci grafik, gezegenimizin geleceğini tehdit eden sera gazları salımıyla ilgili, sanayileşmenin başladığı ve yaygınlaştığı 1800’lü yıllardan itibaren durumu ortaya koyan bir tablodur. Geldiğimiz nokta, acile yatmış bir hastanın yoğun bakıma nakli sırasında başına gelebilecek herhangi bir olay karşısında yaşama veda etmesi ile yaşama tutunması arasındaki ince çizgiyi andırıyor.

Bu iki grafiğe bakarak kendimizi sorgulayabiliriz. Dünyanın hangi coğrafyasında yaşıyor ya da hangi kariyer süreci içinde yolculuk yapıyor olursak olalım bu tablolardaki gerçeklerden etkilenmeyeceğimizi söyleyebilir miyiz? Hangi şirkette, kurumda, nasıl bir pozisyonda çalışırsak çalışalım, hangi eğitim kurumunda okursak okuyalım, bu tablolar varken yarınlarımıza “güven” içinde bakabilir miyiz?

Ailelerimizin, çocuklarımızın, yaşadığımız coğrafyanın bu tablolarda görünen olgulardan etkilenmeyeceğini ve yaşamımızın bir bütün olarak “altüst” olmayacağını söyleyebilir miyiz?

Doğal afetler sonucunda, özellikle son 20 yıldır yaşanan felaketler milyonlarca insanın yaşamını kökten değiştirdi.

Dünyanın dört bir tarafında ardı arkası kesilmeyen göçlerin temel nedeni, az gelişmiş ülkelerdeki dramatik yaşam koşulları nedeniyle milyonlarca kişinin nefes alabilmek için gelişmiş ülkelerin kapısına yığılması değil mi? Yoksulluk, açlık ve diğer yaşam koşulları eğitimsiz, bilinçsiz halk yığınlarını çareyi ellerine geçirdikleri silahlarla diğerlerini ortadan kaldırmakta aramaya yöneltmiyor mu?

Tüm bu olumsuzlukları kim yarattı? Geldiğimiz noktadaki bu görüntünün hesabını kimden sormamız gerekiyor? İşin içinden nasıl çıkacağız?

İşte bu soruların cevabını vermek için önce aynaya bakmamız gerekiyor. Burada da yukarıda sözünü ettiğim diğer iki fotoğraf ve bir resimleme devreye giriyor.
İlk fotoğraftaki gibi yaşadı veya yaşamak istedi insanoğlu!

Sorumsuzca üretti ve tüketti. Doğal kaynakların hiç tükenmeyecek olduğunu düşündü. Bunu yaparken de aklını ve yaratıcılığını kullandı! Teknolojiler geliştirdi. “Amerikan Rüyaları” ile süslendi beyinlerimiz. Bilimle destekledi bu açmazı. Bu amaç uğruna savaşlar çıkarıldı/icat edildi. Yaşamlar “ucube” kentlere hapsedildi.
Denizler tükendi, sular kirlendi, birçok hayvan türü ve ekilebilir tarım arazisi yok edildi. Ormanlar can çekişiyor.

Engelli bir gezegene dönüştü dünyamız.

Ve diğeri; bir resimleme. Bütün bunları bilmemize karşın gerçekleri halının altına süpürmeyi “marifet” sandık! Görmezlikten geldik. Duymadık. Üç maymunu oynadık son 150 yıldır!


Bunları dile getirmek isteyenleri susturduk. Dinlemedik. Hatta “yok ettik!”

Bunları biliyor olmamıza karşın reklam yaptık, halkla ilişkiler yaptık, iletişim yönettik. Şirketlerin üst düzey yöneticileri olduk. Markalarımızı küresel pazarların çayırlarına saldık. Fabrikalar kurduk tarım arazilerine, ormanları tükettik ürettiklerimize ambalaj malzemesi yapmak için, hayvanların kürklerini kadınların omuzlarında “şıklık ve zenginlik” için yarıştırdık.

Pazarlama, işletme, mühendislik, mimarlık okuduk bunları gerçekleştirebilmek için… “Gurular” saldık iş âleminin dört bir yanına, “daha feci nasıl olabilir” diye akıl verdiler hepimize! “Başarıyı” bunları yapabilmenin içinde aradık. Üstüne üstlük, bunları başaranlara “itibar” madalyası taktık!
Konferanslara, zirvelere ve forumlara gelen giden gurulara bakıyorum. Pazarlamaya, markaya, rekabete, yönetime dair yeni bir şey söylüyorlar mı diye. En yeni söyledikleri aslında

1990’larda söylenmiş olanlar. Örneğin “inovasyon” gibi! Ondan önce müşteri vardı, toplam kalite yönetimi vardı, performans yönetimi vardı… “Ara sıcak” olarak liderlik, küreselleşme, sürdürülebilirlik gibi nereye çeksek oraya uzanacak kavramlar servis ediliyordu! 2010’larda söyleyecek “yeni bir şeye” yer kalmadı sanki. Hepsi farklı şarkıların ortak nakaratları…

Son fotoğraf, el birliğiyle “yatalak hasta” haline dönüştürdüğümüz gezegenimizin hastaneye naklini gösteriyor! Başka söze gerek var mı?

Özetle, geldiğimiz noktada bohçamızda ne var?

Rahatsızlık! Mutsuzluk! Kendimiz, çocuklarımız ve dünyanın bütünüyle ilgili endişelerimiz… Çaresizlik, acizlik, vicdan azabı…

Hiçbirimiz gidişattan memnun değiliz.

Dünyanın hangi coğrafyasında olursak olalım, huzur içinde değiliz!

Bir elimizde, bize sunulan bir dünya var, diğerinde de, gelecek nesillere teslim edeceğimiz dünya. Bakalım sizin elinizdeki hangisi?

Haber No: 5124